Shakespeare’in 154 Sonesi

Ocak 27, Çarşamba

Her biri ince bir dikkatle ve dil oyunlarıyla yazılmış; yalnız çevirileri, başka şairlerin şiirlerinin aksine, anlamı oldukça aşındırıyor. Sanıyorum bunun en büyük nedeni yazıldığı dönemin koşullarındaki dilin kullanımı, İngiliz Edebiyatı’na kazandırdığı biçimsel bir arayış olarak “Shakespeare soneleri” (literatürde kendi adıyla anılan bir sone türü üretti) ve elbette ki çevirinin kendine özgü zorluğundan ileri geliyor.

Çevrilen şey, asıl metinle birebir örtüşmesine rağmen bu sefer anlamı havaya uçuyor; özgününde okuduğum dizelerle çevirisi arasında bazı zamanlar geniş gedikler var. Biraz da çevrilen dilin olanaklarını açmak gerek; anlamı yeniden yaratmadan.

İngilizcelerini okumanızı öneriyorum, hatta sesli okuyun ki içinde kaybolup gidebilesiniz. Bana göre sonelerin sorunlarından bir tanesi hemen hepsinin aşk üzerine yazılmış olması. Gerçi, ne de olsa klasik yazın. Ancak tek konunun verdiği sıradanlık-merkezli bir ilkellik, bu ustalığı gölgeliyor denebilir.

“Ateş sönecek mi?”

Aralık 24, Perşembe

Kimselerin olmadığı bir gölün etrafında, geniş bir orman geceyi yaşıyor; aylardan Aralık. Mister F ve Miss Q, yaktıkları alevin önünde birbirlerinin yüzlerini inceliyorlardır.

MQ: “İnsanların olmadığı bir yerde buluşmak gibisi yok.”
MF: “Kalabalıktan sıyrılmak güç iş, ancak bir kere sıyrıldın mı, bir daha onu buna tercih etmezsin.”
“O kadar haklısın ki, doğaya ve sana yakınlaşınca mutluluğu tatmış oluyorum, F. Biliyor musun, seni o kadar kısa süreden beri tanımama rağmen, aslında hayatımda bugüne kadar neler kaçırdığımı yeniden ve yeniden anlıyorum beraber olduğumuz zamanlarda.”
“Tahmin edebiliyorum, ama tüm bunları benim sağladığımı söylemek doğru olmaz. Bir kapı vardı arkasında ne olduğu bilinmeyen; tıklattın, açtım. Adımını attın ve şu anda onu yaşıyorsun.”
“Ya açılmasaydı?”
“Açılmayabilirdi.”
“Hangi durumda?”
“Anlayamayacağın bir evrene giriş yapmak istediğin zaman o evren seni kabul etmez. Sadece anlayanlar o evrende barınabilirler.”
“Soyut konuşuyorsun çoğu zaman olduğu gibi, yine de gizli bir keyif alıyorum bundan.”

Suskunluk. Kar yağmaya başlar küçük küçük; Miss Q, Mister F’nin sözlerine ve yüzüne sığınmak yerine, bedenine sığınmayı tercih eder bu sefer. İçgüdüleri onlara yaprakların üzerine yatmayı önerir ve Miss Q’nun başı, Mister F’nin ellerini başının arkasına koyarak genişlettiği o sert göğsündedir. Gözler, ateşin gökyüzüne doğru uçuşmasına tanıklık eder.

“Yıldızlara dikkatle bak, Latince bir söz vardır; ad astra diye. Yıldızlara doğru, demektir. Bir de sonuna per aspera eklerler, güçlüğü ifade eder. Biz de şimdi yıldızlara bakıyoruz. Oraya ulaşmak oldukça zor.”
“F, ben de istiyorum oralara ulaşmayı, ama nasıl? Hep kafamı kurcalar bu soru. Sürekli hayal ediyoruz, ya başka ne yapıyoruz?”
“Umut olduğu sürece ölümün nefesini duyamazsın, ölümün içinde yaşasan bile. Eyleme geçilecek zamanı beklersin ve ansızın sürecin başladığını anlarsın. Yapacakların için zaman gelip çatmıştır işte, ama cesur olmak, cesur olmak. Şeysizliğe karşı şeyi savunmak.”

Ormandan kuş ve hayvan fısıltıları duyulur. O dilden anlamadıklarından, bir süre sonra duyumsayışları da kesilir. Konu ansızın değişir.

“Başka bir şey sormak istiyorum, F.”
“Sor.”
“Kapının kapanma olasılığı var mı?”
“Değerimi, değerini ve değerimizi yozlaştırdığın zaman, mesela beni diğerleriyle bir tuttuğun zaman, kapıyı suratına kapanmış olarak bulursun. Ama ben kapattığımdan değil, kapı bu yüzsüzlüğe dayanamadığından. Ben bir şey yapmış olmam. Sen kendi ayaklarınla tepmiş olursun geleceği; çünkü aynılaşma duygusundan nefret ederim ve aradaki titreşim bozulur.”

“İkinci son bir şey daha o zaman…”
“İkinci son bir şey daha sor, o halde.”
“Üşüyorum. Boynuna sarılsam, birlikte kalabilir miyiz bir süre?” Miss Q, Mister F’ye iyice yaklaşmıştır artık. Ateş daha da güçlenmiştir, geceyi kıvılcımlarıyla yarıyordur. Ama o mükemmel sessizlik öncesi, Miss Q kendini alamaz yine konuşmaktan, ancak bu sefer gerçekten son kez. Ağaçların hışırtısı artmıştır.

“Ateş sönecek mi?
“Gücünü görmemiz gerekiyor, bekleyelim.”

(Mister F ile Miss Q’nun sohbetleri parça parça devam edecek.)

Cızırtı-sızlık

Aralık 11, Cuma

Kendimle baş başa kaldığım bir döneme girdim. Gerçi çok uzun zamandır böyle hayatım, ama umut kırıntıları sayesinde ayaktayım. Sahte hayatlarla olan göbek bağımı çoktan kesmiştim, bu aynen korunuyor. Benzer şekilde düzensel sinopsisin içinde olan çoğu kimse gibi, ama çok azının farkındalığa ulaştığı gibi, kendime yönelttiğim soruların ciddiyeti benim için değişmiş değil, cevaplarının da bir iki ufak tefek değişiklik dışında aynı kaldığını söyleyebilirim.

İlginç bir paradoks var bilinçle üreten kişinin hayatında: Söz konusu kişi; alkışlanmadığı, dışarıda kaldığı ve anlaşılmadığı sürece en verimli dönemini yaşıyor, bu nedenle yıkımı yaratıcılığa dönüşüyor. Bundandır sanıyorum, felsefe-literatür-modern sanat dizisi nefesimi tazeliyor, çığlığın barınağına hoş geldiniz.

Bu barınakta karşılaştığım birtakım kimseler oldu, bir kısmı gitti, bazıları ise burayı terk etmekle meşguller. Bilmiyorlar ki barınak-dışılık kofluğa eşdeğer. Bilmem, belki de geri dönerler ansızın, ne mutlu bana ve onlara. Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki farklı amaçlar uğruna aynı amaca gittiklerini sananlar, yanılgılar kasırgasının tam ortasındalar. Neyse ki niyetleri iyi, barınak boşalsa da yavaş yavaş. Kimi zaman kısa tutulur gitme ve geri dönme; hayatın çelişkilerinden dolayı, kimi zamansa uzun bir süre sonra çıkagelirler, çelişkiler söndürülmüştür artık; yalnız en üstünü kısa zamanda anlamaktır her şeyi, ince bir zaman diliminde çelişkileri kaldırıp geri dönmektir barınağa. Dönüş sonunda armağan olarak verilen bilgelik, onlar içindir en fazla.

Zıplamak için iki adım geriye gidilir ve üretmek için tükenmek gerekir; baylar, bayanlar. Şimdi yoğunlaşma zamanı, felsefe-literatür ve modern sanat üzerinde, ben hep buradayım, o ıssızlaşan barınakta. Entelektüel yaşamım giderek canlanıyor, canlanacak.

Sanatta sabuklamak

Kasım 27, Cuma

Üretimin özgünlüğü ölçüsünde dehşete kapılıyor izleyici; korkuyor, tırnaklarını yiyor, sarsılıyor. Sürekli işlenen, sürekli aynı şekilde işlenen ve sürekli üzerinde yorum yapılan işlenmişlikler, sobada yakılmalı. Bu nedenle sanatta klişeleşmiş şeylerden uzak durmak, her birini kızaklarla çok uzak diyarlara göndermek lazım. Böyle bir başkaldırı gerekiyor artık. Abuk sabuk işlere girişilmeli, ya da öyle görülecek işlere girişilmeli, mi demeliydim? Her şey saçmayla, sabukla başlamaz mı?

Üretim, üretim ve sadece üretim. Saçma ya da değil. Basmakalıplıklarınızı eritin artık. Postmodern çağdayız.

Şiirde İsveç kokusu

Kasım 8, Pazar

Uzun süredir şiirle olan bağlantımı kesmiştim, ta ki geçenlerde elime İsveç şiiriyle ilgili bir kitap geçene kadar. Tomas Tranströmer isimli şu ünlü şairin şiirlerini gece yarılarına kadar okudum, okudum ve okudum. Şiirin o kendine özgü inceliğini tatmayalı çok olmuş, bir kayıplar sahnesiymiş şiir okumadığım günler. Olsun, artık başladım ya, bu bile bana yeter.

Sürüleşme eğilimi

Ekim 4, Pazar

İnsanlarda gerçekten de bir sürüleşme eğilimi var. Toplumsallaşmanın karşısında bireyselleşmenin olduğu yerde insan kendini zayıf hissederler genelde. Bir yere tutunmak, bir şeylerden güç almak ihtiyacı hisseder. Bu fenomenin felsefede, sosyolojide, edebiyatta ve özellikle sinemada işlenmiş çeşit çeşit ayna görüntüleri var aslında; kemikleşmiş törenlerden toplumsal hareketlere, toplum içinde birey olmanın verdiği zorluklardan başka şeylere. Sinema bunu genelde toplumsallaşmamış -ya da sürüleşmemiş- varlığın acısı şeklinde resmeder, edebiyatta daha geniştir.

Soyuttan somuta dokunayım; sürüleşme geçen yüzyılın ortalarında yapılan bir deneyle ilginç bir şekilde gözlemlendi. Solomon Asch’ın yaptığı uyum deneyi genel çoğunluğun (yaklaşık dörtte üçün) gerçeği bile bile inkar etmeleriyle noktalandı. Deney basitti; farklı uzunluklardaki üç çizgi yan yana koyuluyordu. Onların dışında, onlardan ayrı duran X çizgisi vardı. A, B ve C olarak adlandırılan üç çizgiden hangisinin X’le aynı olduğu soruluyordu. Denekler dörtlü ve daha fazla gruplar halinde masalara oturtuldular. Bir grupta sekiz kişi varsa, bunlardan sadece bir tanesi gerçek denekti. Diğerleri sahteydi ve sürekli yanlış cevabı veriyorlardı. Örneğin B çizgisi X çizgisiyle aynıysa, onlar A’nın X’le aynı olduğunu söylüyorlardı. Bu deney defalarca tekrarlandı ve sonuç bireyin göz göre göre topluluk içinde eridiğini kanıtladı; çünkü birebir testlerde gerçek deneklerin hepsi doğru cevabı vermişti. Kişilerin topluluğa olan direnişleri, gerçek olan şeyin toplumun gerçeğiyle değiştirilmesine engel olamadı; eninde sonunda kişiler sürüleştiler.

Otlar ve otluklar

Ekim 4, Pazar

Otlar, otlukların içinden yükselir. Otluğun kökünde ucuzluk vardır. Basit yaşam, her şeyin hızlı tükenmesi, gelip geçici şeyler. Herkesin anlamlar dünyasının farklı olmasını normal görmekle beraber ve kimseye tepeden inmeci bir yaklaşımla bir şeyleri kabul ettiremeyeceğimi bilmeme rağmen bu saptamayı tarafımdan yapılan bir aşağılama olarak görenlerden değilim. Saptamanın kendisi, kendisini aşağılıyorsa benim elimden bir şey gelmez.

Herkesin uzunluğu ve genişliği vardır, ayakta dikirler. Ama derinliği yoktur. Sorun burada. O yüzden diyorum ya, kök ucuzdur, diye.

Dönüş

Ekim 2, Cuma

Bir aydan uzun bir süredir girmiyordum günlüğe. Zaten son notsal-yazım yalnızlığın “yüceliği” üzerineydi. Yalnızlık yetti sanırım, hoş, pek fazla yalnız kalmaya da vaktim olmadı. Yapmak istediklerim hepsini yapamasam da bazı şeyler yerli yerine oturdu gibi. Arada girip bir şeyler karalarım yine, nadir de olsa.

Öylesine

Ağustos 27, Perşembe

Kimi zaman yalnızlık kadar güzel bir şey yok. Şu günlerde tek yapmak istediğim şey ağaçların kapladığı evimde sabahtan akşama kadar kitap okuyup yazı yazmak. Okumak zorunda olduğum kitaplar, incelemek zorunda kaldığım metinler, kendimce tamamlamakla yükümlü olduğum makaleler var. Foucault’dan gitmem gerek biraz, bir parça Adorno belki, sonra Saramago’dan bir kitap. Aklıma gelmişken, resim koleksiyonumu da genişletmeye çalışmam gerek artık. Arada da bisiklete atlayıp Vondelpark’ta uzanmak.

Enfes.

Başkaları ne der?

Ağustos 27, Perşembe

Saçma sapan bir sözdür bu, genelde yöresel bağlar içinde kavrulan insanların dilinden çıkar, kulağına küpe olur. O başkaları vardır ya, o yüzden istediğiniz gibi giyinemez, istediğiniz gibi davranamazsınız, işiniz doğru düzgün bir şey olmak zorundadır. Komşular, arkadaşlar, ailelere tavsiye veren bilge tipindeki sakallı dedeler veya çok bilmiş otuz yaşlarındaki adamlar. Güçlerini dinden de alabilirler ama yoğunlaşmış kültürden de alabilirler ki ikisi de son derece tehlikelidir.

Topluma örnek olmakmış! Katışıksız aptallık. İlk önce şunu sormak lazım; toplum bana örnek mi? Toplum bana örnek değilse, ben topluma neden örnek olmak zorundayım? Üstelik örnek olmak, toplumun dediği şeyi yapmaksa örneklik nerede kaldı? Evet, biliyorum, çocuklara örnek olmak. Örnek olmak denilen şey, egemen yargıların ısıtılıp aynı şekilde ortaya konulmasıdır aslında.

Benim kendi fikirlerim var, başkalarının başka fikirleri. Ben onlara karışmıyorum, onlar da bana karışmasın.

“Soğuk sulara dalmak isterdim şimdi.”

Ağustos 25, Salı

Sahilyolu, güneşli bir öğleden sonra, aylardan ağustos. Mister F ile Miss Q frizbi oynadıktan sonra banka otururlar, denize bakıyorlardır.

MQ: “Fırlattığın frizbi sağa sola kayıyor, F!”
MF: “Biliyorum, biliyorum. Sen benden daha yeteneklisin.”
“Onu demek istemedim, yalnızca biraz daha oynamalısın.”
“Zamanım yok ki.”
“Benim zamanım var ama F.”
“Seninle mi oynamalıyım demek istiyorsun?”
“Evet, kesinlikle.” durur. “Başka kimse senin atışlarını tutamaz çünkü!”
“Bunun bir övgü olduğunu varsayıyorum.” (Gülüşmeler.)

Miss Q uzun saçlarını yanlara savuşturarak Mister F’nin biraz daha yanına yaklaşır.

“F, önündeki denize baksana. Ucu bucağı var, ama biz göremiyoruz ve ucu bucağının olmadığını söylüyoruz.”
“Görünse daha mı iyi olurdu sanki? Denizin hapsolduğunu hissederdik.”
“Haklısın. Soğuk sulara dalmak isterdim şimdi. Hem sen de söyledin, deniz özgür. Bak, biz değiliz, denize giremiyoruz.”
“Denize giremememiz özgür olmadığımızın kanıtı gerçekten de, Q. Ne güzel söz söyledin öyle…”
“Yüzemesek bile bir yatla açılmayı isterdim okyanusa. Çok mu şey istiyorum, F?”
“Asla.”
“Ya sen?”
“Çok isterdim. Böyle bir şey benim için bir hayal gibi gözüküyor şimdilik, belki çok ileride.”
“O sözcükler ağzından çıkmamalı, F. Sen hayallerinin üzerine giden birisin!”
“Bazen kaçıyorum onlardan.”
“Neden? Gerçekleşmemesinden mi korkuyorsun?”
“Hayır, gerçekleştiğinde tam olarak mutlu olamamaktan ve yalnız olmaktan korkuyorum. Her hayalim için geçerli olmasa da.”
“Yalnız kalmamayı hayal edebilirsin mesela, böylece yalnız kalmazsın.”
“İnsanların çoğu kötüdür, ya da geçici.”
“Hiç kimse yoksa, ben varım.”
“Sen mi?”
“Ne var ben olsam? Kötü biri miyim? Yoksa geçici miyim, F?” Miss Q alınır. Mister F bunu hisseder.

“Hayır, sadece şaşırdım biraz. Daha yeni yeni oluyor her şey, birbirimizi tanımak biraz daha fazla zaman alacak belki.”
“Öyle olsun.” Miss Q kollarını kavuşturur. Mister F konuyu bir an önce değiştirmelidir.

(Mister F ile Miss Q’nun sohbetleri parça parça devam edecek.)

Olağandışılıkla olağan imgesel düşün ters orantısı

Ağustos 25, Salı

İki uzam yaratacağım birazdan, ama ondan önce savımı söyleyeyim: Söz konusu edeceğim iki uzam içinde, gerçeküstücülüğün yarattığı olağandışılık ile olağan imgesel düşün yaratım baskınlıkları birbirine ters orantıdadır. Gerçeküstücülük derken, şeylerin niteliklerinin değiştirilerek, bozularak veya yeniden sökülüp farklı bir şekilde takılarak onlarda doğası gereği olamayacak özellikler yüklemeyi kastediyorum. Örneğin uçan pembe fil. İki tane gerçek dışı özellik yükledim file, hem pembe, hem de uçuyor. Aslında özelliğin kendisi gerçek dışı değil ama fille birlikte düşünüldüklerinde gerçek dışı bir hal aldılar. Olağan imgesel düş ise bir özelliğin veya şeyin, farklı şey veya özelliklerle bağdaştırılarak aynı şeyin veya özelliğin bastırılarak yeniden ortaya konulmasıdır. Örneğin çimen rengi gözler. Şunu da eklemekte yarar görüyorum ki bazı ifadeler karışıyor olabilir; aslan yürekli kral, gibi. Aslan yürekli aslında burada gerçeküstü gibi görülüyor, ama benzeyen ve benzetilen olduğu için ikinci gruba giriyor. Uçan pembe fil bir şeye benzemiyordu, bağımsızdı.

Birinci uzamımız, tekdüze bir oda. Duvarlar bembeyaz ve ortada duran bir su bardağından başka bir şey de yok. Yaşamının başından sonuna kadar bir ressamı burada yaşatsak, hayal gücü; bebeklik dönemini geçirdikten sonra olağan imgesel düşlere yönelmezdi; çünkü başka şeylerle birleştirilebilecek şeyler yoktu ve bunları resmedemezdi. O sadece duvar ile su bardağı arasındaki ilişkiyi konu edinecekti ve biraz daha sınırlarımızı zorlarsak, kendisini. İlk resimleri izlenimci bir tarzda ortaya çıksa da, bir süre sonra su bardağını veya duvarı deforme etmeye başlayacaktı ki bu da gerçeküstücülüğe geçiş gibi yorumlanabilir. Yani gördüğü şeyleri gerçekten kopartmaya çalışacaktı, önünde onu başka şeylerle hayal edebileceği fazla bir şey olmadığı için. Şüphesiz olağan imgesel düşlerini de kullanabilir, ama diğeri daha baskın çıkar, söylediğim nedenlerden dolayı.

Ancak aynı kişi dünyamızda yaşıyor olsaydı, olağan imgesel düşleri baskın çıkardı; çünkü şeyleri birbirine iliştirme, yakınlaştırma daha etkin kılınacaktı, şeylerin çeşitlerinin fazla fazla olması nedeniyle. Resimin tarihine baktığınızda zaten, ilk önce olanın -gerçeğin- resmedilmeye başladığını görürsünüz. Gerçeğin edebiyata yansımasında ise hayalgücü olağan imgesel düşlerle kullanılagelir, olması gereken de budur. Her iki alanda da gerçeküstücülük çok sonraları çıkar, geçen yüzyılda.

Bir ters orantı yaratmaya çalıştım, umarım başarılı olmuşumdur.

Hepimiz insanız, o zaman ideolojisisiz

Ağustos 24, Pazartesi

Bir tam gün kitap okuduktan sonra yorulmuş, kaldığım yerdeki yatağa uzanmıştım. Neredeyse hiç televizyon izlemem ama o akşam uyuyamamıştım, o yüzden elim hemen yanımdaki kumandaya gitti, televizyonu açtım, baktım CNN’de Beatles Kuşağı’yla ilgili bir belgesel var. Ne yazık ki sonuna rastladım, ama on dakikalık bölümden bile çıkarılacak bir şeyler vardı.

Zamanında Sovyetler Birliği’nde yaşayan gözlüklü bir adam ülkenin Beatles’la karşılaşma sürecini şöyle yorumluyordu:

Rejim çökmek üzereydi ve Beatles bizi ‘yeni’nin değerlerine çoktan alıştırmıştı. Gençler artık baskı istemiyorlardı. Eski kıyafetler giyilmiyordu, Beatles’tan alıştıkları Batı tarzı giysiler modaydı. Onlar için ideolojiler yok oluyordu; kapitalizm, sosyalizm, komünizm gibi terimler biz insan oldukça önemli değildi. Sonuçta hepimiz insandık ve ideolojiler barış getirmiyordu.

Söyledikleri aşağı yukarı böyleydi, birebir çeviremedim; çünkü not alamamıştım. Cümlelerden Beatles ve türevi grupların müzik, eğlence gibi odaklarla gençlere barışı istemenin yeterli olabileceği düşüncesini yerleştirdiğini çıkardım. Zaten bu konular üzerine daha önce de benzer şeyler okudum, izledim. Gerçekten de şarkı ve içkiyle coşan demir perde ülkesi gençlerinde böyle bir eğilim vardır: Savaşı reddediyorum ve hepsi bu kadar. İngilizcesi de hoş: I’m opposed to war and that’s all.

Beatles’ın sanatını her zaman sevdim, ama böyle bir anlayış bana göre düpedüz saçmalık, apaçık bir yanılgı. Aristoteles insanın politik bir hayvan olduğunu söylerken hiç yanılmıyor, ayrıca ideolojisizlik anlayışı kadar da tehlikeli bir kuyruğa yapışma türü yoktur herhalde. İdeolojisizlik ve salt barış istemi sanki dünyaya barış getirecek! Hepsi kültür endüstrisinin, bourgeoisie society‘nin cilveleri.

Red Light District bir, coffee shop iki

Ağustos 23, Pazar

Gece saat yirmi üç sularında Red Light District’ten geçiyordum. Sokak tıklım tıklımdı, seks endüstrisinin oyuncuları ve izleyicileri yerlerini almış, turistler de biranın verdiği rehavetle neşeli şarkılar söylemeye başlamışlardı. Kırmızı ışıklar, bedenlerini kiralayanlar. Sabah da gitmiştim aynı yere, aşağı yukarı kimlerin olduğunu hatırlıyordum. Güzelleri akşama saklamışlar diye düşündüm içimden, belki de bir tesadüftü, emin değilim. Amsterdam’da en çok ziyaretçi çeken mahallelerden birinin tam ortasındaydım, tehlikesizdi üstelik. Son derece rahattım.

Görece karanlık bir köşede, ama yine de sokağın ortasında olmak üzere, bir siyah, boyu kadar yüksek ama kısa bir kapıya gitti, çevresine bakındı, eliyle kapının eşiğine uzandı. Aldığı şeyi göremedim ama ne olduğunu biliyordum. Elini yumruk yaptı, sıkabildiği kadar sıktı. Beş metre ilerisindeki tıknaz beyazın yanında gitti; beyaz, elini hiçbir söze gerek kalmadan açınca, zenci elindeki şeyi hemen onun eline tutuşturdu. İkisi de gergindi, ancak alışılmış bir gerginlikti bu.

Yasadışı bir alışveriş gibi görünüyor, alternatif olarak yasalı da var.

Coffee Shop

Red Light District gibi cazibe merkezleri dışında coffee shop’lar da, özgür olarak anılan Hollanda’nın ana odaklarından biri. Bu tür dükkanlarda hafif uyuşturucuların geçimine izin var, ancak on sekiz yaş altındakilere elveda. Oturanlar genellikle yirmilerindeki gençler, özensiz menüden seçiyorlar istedikleri uçurucuyu. Farklı ülkelere ait uyuşturucular mevcut, esrarın egzotik türleri var örneğin. Seçime göre haşhaşlı (otlu) kek de yenebilir. Girdiğiniz yerde Bob Marley resmi varsa, doğru yerdesiniz demektir. Küçük bir hatırlatma; kendinize güvenmiyorsanız asla ve asla bulaşmayın Bob Marley’e.

Fonksiyonlar, insan-değer ve yıkılan bina

Ağustos 22, Cumartesi

Fonksiyonlara verilen değerlerle insanlara verilen değerler arasında bir bağıntı kurmak mümkündür; bunu sokaktan geçerken, eskimiş bir bina yerle bir ediliyorken yeniden hatırladım. O bina çok büyük olasılıkla orada en az elli yılını tüketmiştir, şehrin yapılaşma döneminde inşaa edildiği varsayılırsa. Değerlere geçersem; binanın yıkılmış haline sıfır değerini veriyorum. Binanın kurulmuş haline ise bir. Son derece basit bir mantık; yokken sıfır, varken bir. Ancak tam da burada atlanamaz bir nokta var; yıkıldığında toptan yok olmadı bina, havaya uçmadı parçaları, yerde ölü bir şekilde duruyordu. O ölmüştü, ama cesedi henüz canlıydı, toplanmamıştı, mezarlığa götürülmemişti çünkü tozlu yığınlar.

İnsanların diğer insanlara verdiği değerlere bakalım. Kimi zaman kişinin enkazlara bakarız ve binanın  yıkıldığını görmek yerine onun hala var olduğunu sanırız. Bazen bilinçli bir seçimdir, kimi zamansa ışık yanıltır gözlerimizi. Parçalanmış, bizim için faydalı olmayan şeylerin matematiksel olarak bir değeri olduğunu sanarız o zaman: Bina hala durmaktadır, diye düşünürüz, yerde olduğuna göre. Oysa ki köhnemiş bir varlık çökmüş, yere düşmüştür. Aslında sıfır değerindedir oradaki şey. Şey nedir? Enkaz-insan. Ya da sadece insan, değersiz insan.

Örneği fonksiyonlara nasıl bağlayabilirim? Şöyle: Yapının doğrusal bir fonksiyon olduğunu düşünecek olursak, x-1 diyorum ona. Kısacası f(x)=x-1. Denklemdeki f(x) sonucu, x-1 ise işlemin yapıldığını alanı gösterir. Binaya dönelim, onun değeri sıfır olduğu halde biz ona bir değerini veriyorduk, demek ki f(1)=1-1 olur, yani sıfır. Çok basit. İnsanlar f(x) kısmına bir değerini verirler; çünkü karşılarındaki insanın iyi olduğunu düşünürler, oysa o bir değerini alacak kadar değerli değildir. Bu nedenle değersiz insanlara değer veren insanların düş kırıklığı fonksiyondaki gibidir. Siz bir verirsiniz, elinizde sıfır kalır.

İlk fonksiyonu düşündüğümde eskilerden birini hatırlıyorum. Büyük olasılıkla siz de birilerini hatırlıyorsunuzdur. Hani “Ona çok değer vermiştim, elimden geleni yapmıştım, ama o beni umursamadı bile, verdiklerimin karşılığını alamadım.” dediğiniz türden…

(Tam tersi de mümkündür; fonksiyon f(x)=x+1 olursa elbette. Siz x’e sıfır verirsiniz yanlışlıkla ve sonuç değerli çıkar. Şahane bir işlemdir.)

Übermensch ve gündoğumu

Ağustos 22, Cumartesi

Übermensch, üstinsan. Friedrich Nietzsche’nin, Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki hayali kaosunda çizilen bir üstinsan yok belki, ama dünyada yaşayagelmiş insanların arasında bazıları diğerlerinden öyle bir ayrılırlar ki iki tür arasındaki fark, aşırı belirgindir. Biri insandır, diğeri üstinsana evrimini sürdüren bir kişi. Biri yaşarken düşünür, diğeri düşünürken yaşar. Biri ağacın kökündedir, diğeri yaprak olarak gökyüzüne uzanır.

Üstinsana giden yol, zorlu bir yoldur. Evrimini devam ettiren çoğu insan bu sürecin içinde olduğunu bil(e)mez. Peki kimdir üstinsana gidenler? (Nietzsche açısından değil, kendi açımdan cevaplıyorum bunu. Çünkü Nietzsche kitabında çok ayrıntılı bir şekilde açıklamış. Belki ortak yanlarımız çıkar yine de.) Günümüzün değer yargılarını hiçe sayanlar, farklı bir şekilde düşünenler, hissedenler. Toplum-dışı nitelikleri olanlar. Ne var ki kimse üstinsana ulaşamayacak şimdilik, bunu da para fahişesinin ana meta olduğunu modern sistemle ilişkilendiriyorum; sistem üstinsanı engeller, ona yol açmak yerine köstek olur, mide bulantısı geçirtir.

Gündoğumu, toplumun çözülmesiyle; başka bir ifadeyle, yeniden inşaa edilmesiyle gelecektir; üstinsanın özgür ülkesi, kutuplardan çöllere kadar her yerde hüküm sürecektir o zaman. Evet, yeryüzünün anlamı üstinsanın varlığıdır; onun zincirsiz açık toplumu.

Önemli not:
Felsefedeki üstinsan kavramının faşizmle hiçbir ilgisi yoktur.

Öznenin ölümüyle başlamak

Ağustos 21, Cuma

Öznenin tabutunun çivilerinin çakıldığı bir çağda yaşıyoruz. Karanlıklar, delilikler, saçmalıklar dönemidir içinde bulunduğumuz evre. Benmerkezciliğin sebze bahçelerinde yetiştiği, vurdumduymazlığın gaza bastığı, düşünsel yanılgıların egemen olduğu; mutlak yanlışlığın, mutlak doğru olarak kabul edildiği bir yaşam. Neyiz, nerede yaşıyoruz ki biz? Değer yargılarımızın kokuşmuşluğu burnumuzun hassasiyetini de kırmış, rahatsız edici kokuları duymuyoruz. Gözlerimiz 21. yüzyıla ayak uydurmuş, körleşmişler. Hızlı yaşam, nesneleşmiş özne, modern denetim, baskı, disiplin, yüksek uğraşların alaya alınması. Ayaktakımının popüler kültürü kontrol etmesi, bayağılığa ve alçaklığa salyalı ağızla bakan cücelerin oluşması. İkiyüzlülüğün kılıcıyla donanan rekabet. Yüzeysel ilişkilerin gerçek ilişkiler olarak kutsal suya bandırılması. Eninde sonunda, her şey homo sapiens‘in kurduğu bir pislik imparatorluğudur. Haklısın Adorno; yanlış yaşam, doğru yaşanmaz, ne yazık ki.

Mister F, ben, öznenin ölümünü ilan edenlerden biriyim. Şüphesiz, öznenin ölümüyle başlamak benim için de acı verici bir durum. Modern sistem aygıtlarının, cilalı ayakkabıların kontrolünde insanın düşüncelerini temizleyip kendi düşüncelerini emdirme çabalarına gözlerimi kapayamadım. Hayatta gördüğüm ilişkiler, insanların üstünkörü bağlantılar kurup bunları gelişigüzel şekilde sahte bir sosyalleşme kalıbına sokmasından başka bir şey de değil. Yadsınacak bir toplum yapısını yadsıma amacıyla yazıyorum cümlelerimi, budur kaldıraç noktası.

Hayatta iyi şeyler olmuyor mu? Oluyor, elbette. Biraz da onlardan işte. Neler yazacağım üzerine oluşturduğum bir olmazsa olmaz zincirim yok. Ama yine de kopamam aklın barutunu patlatan felsefeden.

İşte, başlıyorum yazmaya. Ne zaman bitireceğim hiç belli olmaz, belki yarın, belki ölümümle.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.